GÖÇÜN FOTOĞRAFI
Çocuklar, çelimsiz bir oğlanı aralarına almışlar, sırtını şakadan yumrukluyorlardı. Nedenini anlamaya çalışıyordum. Suriye’de çocukların oynağı simin oyunuymuş adı. Çocuklar hep beraber bağırıyorlarmış, nefesi ilk kesileni ortalarına alıyor, sırtını yumrukluyorlarmış. Başaramayan ebe oluyordu. Göç etmeyi düşünenlerin gittikleri yerde başarılı olmak zorunda olduklarını biliyordum. Yeni dile, farklı bir kültüre, farklı bir coğrafyaya ve iklime alışması; başarması gerekiyordu. Başarıya giden bu süreç fotoğrafın da konularından biriydi. Yaşamda kısa bir anın kayda alınması, sadece belge olarak değil sanatsal olarak yapılması gerekiyordu. Dünya üzerindeki şimdilik her şeyin insan için olduğunu düşünsek bile değişik nedenlerle göçen insanın tüm dünyayı kökten etkilediği bir gerçekti. Fotoğrafçı deklanşörüne basarken kadrajına girenlerden izin alması gerekse de hem dil sorunu, hem anın doğallığının bozulacak olması nedeniyle bu olanaksızdı.
Vizörün arkasında, zamanın, dünyanın, insanlığın tanığı fotoğrafçılar, ay’ın olmadığı, şehir ışıklarından uzak yerlerde, samanyolu ve yıldızları pozlamayı seviyorlardı. Böyle gecelerde avcı kuşların, böceklerin sesleri, bekçi düdükleri ve ne çekildiğini< merak eden yöre görevlileri olurdu. Saatlerce süren uzun pozlamaların ardından başarmanın verdiği huzur hissedilirdi.
O gün hava kapalıydı. Ne ay, ne yıldız görünüyordu. Sonunda kaçak göçmenlerin bekledikleri tekne gece buluşma yerine gelmişti. Su üstünde kalan kısmı gece farkedilmesin diye mat bir boyayla; lacivertten siyaha dönen bir renge boyanmıştı. Görmek, duymak imkânsızdı. Tekneyle denize açılacaklar el yordamıyla zor buldular. Kaptan deneyimli, başına gelecekleri bildiğinden endişeli, huysuz biriydi. Yolcuların gözleri, yana dizilmiş onlarca göz akı, endişeyle açılmışlar, gemici feneri gibi parlıyorlardı. Yolda su ya da yiyecek için kavga gürültü çıkmasından endişe ediyordu kaptan. Gündüzden yanına yeterli yiyecek ve su almıştı. Sadece dalga sesleri, teknenin denizi yaran gürültüsü dışında çıt çıkmıyordu.
Teknedeki kaçaklar, Lampedusa Adası’na bırakıldılar. Bu köhne teknenin işi başarıyla tamamlanmıştı. Çad’lılar, Sudanlı’lar, günlerce Libya Denizi’nde kendilerini İtalya’ya götürecek tekneyi beklediler. Artık, yiyecekleri, içme suları kalmamıştı. Sahildeki çalıların, otların, bodur ağaçların arasında, kum tepelerinin üzerine yatarak, gece titreyerek, öğlen sıcağında güneşten kavrularak beklemişlerdi. Göz kapakları, dudakları, yüzleri, elleri kurumuş, yüzlerce sineğin, kum üzerinde hızla kayıp giden böceklerin ısırıklarıyla kabarmıştı. Dişlerinin arası, dillerinin altı, gece fırtınada savrulan kum tanecikleriyle doluydu. Her kaçak diğerinden ürküyor, her ses korkuyu artırıyordu. Para verdikleri adam gece ortadan kaybolmuştu. Sahilde kalakalmışlardı. Geri dönemezlerdi. Dua ederek beklediler. Sahil Güvenlik Botu gece projektörüyle sahili tarıyor, onlarca kaçak göçmen yakalanma korkusuyla kuma gömülüyorlardı.
Sabah haberlerinde, Libya Denizi’nde 263 kaçak göçmen taşıyan küçük bir ahşap teknenin battığı duyuruldu. Tekne, sabaha karşı batmış, S.O.S. verince, en yakındaki Hollanda gemisi kaçakları denizden toplamıştı. Gemideki 22 kişi kayıptı. Helikopterler, uçaklar aramaya başlamışlardı. Denize düşen bir Sudanlı mülteciyi güvertesi ve ambarı kaçak göçmenle dolu bir başka tekne kurtardı. Genç bir kadın, baygın adamın ağzına su vermeye çalıştı. Kaçakların reisi Arapça seslendi gözleri yarı baygın adama, belli ki başı dönüyor, miğdesi bulanıyordu; karnı tuzlu suyla doluydu. “Açlıktan başı dönüyor,” dedi biri. “Gözlerinin içi kıpkırmızı, şükür köpekbalıkları yememiş, şansı varmış. Tüm siyahlar gibi aç ve yoksul, kimsesiz. Tüm siyahlar gibi, çaresiz.”
Sığınmacılar bir süre Sicilya’da, kampta bekletildiler. Karanlık bir gece Libya’ya geri götürüldüler. Libyalı askerler, kaçakları teslim alıp askeri araçlara bindirdiler. Bir ayda çölü aşarak, gündüz çölün yaktığı, gecenin ayazının iliklerine işlediği yolculukta hayatta kalabilmişlerdi. Kaç yıldır bu yolculuk için biriktirdikleri, etraftan borç aldıkları paralarını, değerli şeyleri soymak üzere bekleyen çetelerin elinden kurtulmuşlardı. Şimdi geldikleri yere, çölün ortasında, saatlerce uzaklıktaki bilinmedik bir yere götürüp bırakıldılar.
Rivayet odur ki; Kaddafi ile Avrupalılar arasındaki işbirliği bozulmuştu. Her gün binlerce Afrikalı göçmenin İtalya üzerinden Avrupa’ya akınını durduracak kimse kalmamıştı. Libya geri gönderilmek istenenleri kabul etmiyordu. Kaddafi’nin Afrika Birliği çabaları, petrol meselesi çözülebilirdi belki ama Avrupa’nın işgalini durdurmalıydılar. Sonra neler oldu biliyorsunuz.
Erkan ÖZAYDIN