DENGE
“Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine…”Nâzım Hikmet
Gece yarısını çoktan geçmişti. Ayışığı, gölün çevresine üç gündür yağan karı daha bir parlatıyordu. İki genç adam arabalarından inip, avlayacakları balıkları, böceleri ararken gölde bir sağa bir sola yüzen kuşların karaltısını, suda parlayan ışıkta bıraktıkları izleri seyrettiler. Uzaktaki köylerde köpeklerin havladıkları duyuluyordu. Gölden esen rüzgârın, suyun yüzenden getirdiği sesle kuşların sesleri öne çıkıyordu. İki adam hiç konuşmadılar. Bir aracın geçişine izin veren karlı yol gölün çevresini kıvrılarak dolanıyordu. Tekrar yola koyuldular.
Göl kıyısında bir balıkçı lokantasında durdular. Bacasından çıkan dumandan içeride kuvvetlice yanan bir soba olduğu belliydi. Çevreye yayılan kokudan üzerinde pişeni kestirmek zor değildi. Ağır kapıyı zorlayarak içeri girdiler. Büyük bir salonda tahta masa ve iskemleler, pencere önlerine dizilmiş, ortadaki sobada yanan meşe odunu tavanı aydınlatıyordu. Alevler çıtırdamayla yükseliyor, boş salonun duvarlarına vuran siluetler belirginleşiyordu. Tavanda eski bir ağ geriliydi. İçerisi balık kokuyordu. Alevler sönümlendiğinde pencerelerden karın yansıttığı ay ışığının beyazlığı öne çıkıyordu.
Lokantacı mutfaktan biraz yorgun ve uykusuz geldi. Sobanın üzerinde kaynayan geniş tencerenin kapağını sol elindeki havluyla tutarak açtı, tencerede pişen mekeleri sağ elindeki kepçeyle saat yönünde döndürerek yavaş yavaş karıştırıyordu. Tencereye burnunu uzattı. Yemeğin kokusundan pişip pişmediğini kestirmeye çalıştı. Kepçeyi bırakıp yakındaki masadan karabiber kavanozunu aldı. Bir tutam tencerenin üzerine serpti. Salondaki çorba kokusu, gelenleri çorbanın tadına hemen bakmaya zorluyordu.
İki adam sobanın çevresinde ellerini ovuşturarak ısıttılar. Paçalarındaki karı silkelediler ve az da olsa ıslanmış paçalarını, ayakkabılarını kurutmak için sobaya yaklaştırıyorlardı. Soğuktan donmuş elleri, ayakları, hatta kulak kepçeleri ısındıkça sızlıyordu. Masaya geçip çorbalarını içtiler.
Işıklı Gölü’nün çevresindeki pek çok köy, geçimini böce (kerevit) ya da balık avlayarak sağlıyordu. Göle yaşam veren Akdağ, yöredeki en yüksek dağlardan biriydi. Pınarlarıyla, vadilerinde akan dereleriyle Işıklı Gölü’nü emziriyordu. Öyle lezzetli bir suyu vardı ki kerevitleri Avrupa’nın kuzeyindeki mutfaklarda, özellikle Noel’de ayrı bir yere sahipti.
Akdağ’ın güney yamaçları eğimli koyaklarla başlar, ilerledikçe kaya terasları tırmanmayı zorlaştırırdı. İki genç adam ertesi sabah Beydilli Köyü’nün batısındaki vadiden yükselmeye başladılar. Hava tipiye döndü. Ekipmanları kış için yetersizdi. Zirveye ulaşmak olanaksızdı. Geri dönmeye karar verdiler. Dönüş yolunda, karın içinden boynunu çıkarmış kardelenlere rastladılar. Şehre döndüklerinde topladıkları kardelenler, kurutup bir panoya yerleştirdiler.
Yaza doğru, bir bitki bilimci ziyaretlerine gelmiş, panodaki kardelenleri fark etmişti. Bölgenin florası hakkında doktora tezi hazırlıyordu. Danışmanları, tezde kardelenlerin eksik olduğunu belirtince yine geldi. Kardelenlerin toplandığı yere gitmek üzere yola çıktılar.
O sırada gölde bir Japon araştırıcı polenleri araştırmak için gölün tabanından çamur örneği almaktaydı. Zodyak botuyla gölün içinde, ağları ve diğer malzemeleri suyun içindeydi. Uzun bir metal boruyu gölün tabanına çaktı. çi çamurla dolan boruyu Japonya’ya göndercekti. Her milimindeki polenleri inceleyecek, binlerce yıllık bitki ve kültür tarihini öğrenecekti. Toprak örnekleri almada çok yetkin bu tanınmış bilim insanını; Mişimira’yı yanlarına aldılar. Tüm günü bitki ve toprak örneği derleyerek, notlar alarak geçirdiler.
Ertesi bahar, gölde avlanan köylerden feryat yükseldi; böcelerde veba (‘plaque’ bir mantar hastalığı) vardı. Kerevit hızla yok oldu…Hastalığın ortadan kalkması, kerevitin eski düzeyine gelmesi yüz yıl sürecekti.
Mişimira, Avrupa’daki hastalıklı göllerden örnek toplayarak gelmişti. Işıklı’dan sonra ülkemizde örnek topladığı göllerden de benzer hastalık haberleri geliyordu. Kullandığı ağlarla bulaştırmış olabilirdi. Bir bilim insanının bunu öngörmemiş olması olanaksızdı. Nitekim Japonya, dünya kerevit pazarında tekeldi.
Ardından yaşanan gelişmeler konumuzun başlığına ışık tutacaktır. Işıklı gölünde avlanan diğer su ürünü, eti lezzetli olan köylünün dişli dediği turna balığıydı. Köyler ayakta kalabilmek için dişliye yöneldiler. Gölde dişli hızla azaldı. Dişli, avcı bir balıktı, sazanla beslenirdi. Sazan tercih edilmezdi, turnaya göre lezzetsizdi. Artık dişli azalınca gölden çok büyük sazanlar çıkmaya başlamıştı.
Tek ağaç, ne kadar hürdür? İkinci…üçüncü…dördüncü ağacı dikmeyi düşünmeyip, baltasını kapıp gelen, başkaları kesmeden şunu ben keseyim, diyen adam karşısında şansı nedir? Diğer yandan bin bir çeşit bitki içeren, ulu ağaçlardan, sarmaşıklardan çalılara, küçük otlara, mantarlara, arılara, karıncalara yuva olan ormanda ne kadar kardeşlik vardır?
Ormanda da bitkiler ve diğer canlılar arasında kıyasıya bir yaşam mücadelesi vardır. Zamanla bu mücadele yok olmaz ama en aza iner, huzur başlar. Bitkiler arasında, hayvanlar arasında ya da canlılar arsında bir denge oluşmuştur. Ormanda gezerken duyduğumuz huzur, bu dengedir. İnsan toplulukları da, köyler, kasabalar ya da şehirler de böyledir. Denge oluştuysa huzuru hissederiz. Ta ki günün birinde biri çıkıp hakkından daha fazlasını isteyene, daha fazlasını hak ettiğini söyleyene kadar. Böyleleri güç kullanır ve dengeyi bozar. Ama evren enerjisini denge kurmak için harcar ve eninde sonunda denge yeniden oluşur.
Erkan ÖZAYDIN